“Ne” lerin sergisi?

Müze her geçen gün daha sessiz. Dışarıda savaşların konuşulduğu günlerin içindeyiz; kaynaklar paylaşılamıyor, alınarak tüketiliyor. Bir ülke diğerine enerji için çöküyor, köyler maden sahalarına dönüştürülüyor, doğa harita üzerinde bir alan olarak tartışılıyor.

Ama müzedeyim değil mi, geçmişi anlatmak için bekliyorum… Çocuklarla müzede buluştuğum günlerde bu “bugün” kapının dışında kalmıyor; çocuklarla birlikte içeri giriyor.

Müze eğitimi örgün eğitimden farklı. Henüz yeni tanıştığım çocuklarla vitrindeki arkeolojik eserleri konuşabilmem için, onların ne gördüğünü, neye takıldığını, kafalarının içinde nelerin döndüğünü kısa bir zamanda anlamam gerek. Aksi hâlde yaptığım şey bir monologdan ibaret olurdu ve biz çocuklarla ortak bir zamanda ortak bir mekanı paylaşmış olurduk yalnızca. 

Konuşmaya bugünden başlıyoruz. Bir vitrine bakıyoruz: bir hayvan figürü, bir bitki motifi. “Bu bitkiyi daha önce göreniniz var mı?” Uzun bir sessizlik. Çocuklar enginarı yalnızca soyulmuş bir çanak olarak tanıyor. Ankara’daki su krizi masaya geliyor. Bir çocuk soruyor: “Eskiden de susuzluk var mıydı, burada bunu anlatan bir şey var mı?”

Her geçen gün arkeolojinin çocukların gündeminden parça parça uzaklaştığını görüyorum. Peki müze kimin doğasını anlatıyor? Bu soruyla parçalanıyorum. Nadire kabinelerindeki vitrinlerde tek boynuzlu at ya da ejderha sanılan nesnelerden bugüne uzanan bu anlatı, eğiticinin kurmaya çalıştığı bir illüzyon mu? Geçmişte var olanı gerçekten görebilsek, bugünü daha iyi anlayamaz mıydık? 

Müzede gördüklerimiz araştırılmış olanın, belgelenmiş olanın, merak edilmiş olanın doğası. Diğerleri vitrinin dışında kalıyor. Belki de çocukların arkeolojiye ilgisinin azalması bundandır: Geçmiş çok uzakta değil; bugün fazla yakın, fazla yakıcı.

Buradan nereye gidiyoruz? Belki müze, cevap vermek yerine bu soruları görünür kılmayı öğrenmek zorunda.

Sıla Bayındır

Müze eğitimi, çocuk–ebeveyn etkileşimi ve çevre temelli öğrenme alanlarında çalışan bir eğitim psikolojisi uzmanıyım. On yılı aşkın süredir çocuklara yönelik eğitim programları geliştiriyor; müzeleri, doğayı ve gündelik yaşamı öğrenmenin bir parçası olarak ele alıyorum.

Çalışmalarımda iklim krizi ve biyoçeşitlilik temalarını müze bağlamında düşünüyor; arkeolojik miras üzerinden doğa–insan ilişkilerine bakıyorum. Çocukların sorularına alan açmayı, ebeveynlerin eşlik edici rolünü güçlendirmeyi ve serbest seçimli öğrenme ortamlarını desteklemeyi önemsiyorum.

Öğrenmeyi, yavaşlamaya, dikkatle bakmaya ve birlikte anlam kurmaya imkân veren bir süreç olarak ele alıyorum.

Previous
Previous

Sürdürülebilirlik kimin bugününü koruyor?

Next
Next

Matrix’ten kaçış: Orman Okulları çağımızın yeşil hapı olabilir mi?